Öğrenciliğimdeki Olumsuz Yaşantıların Öğretmenliğime Kattıkları 1 – Şehri Öztürk «
twitter
rss

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites
9 Oca

Altı kardeşten en küçüğüydüm. Ablalarımla en küçüğünden büyüğüne doğru epeyce yaş farkım vardı. Dolayısıyla belki en küçüğüyle bir miktar oyun oynamışlığım oluyor. Yalnız aileye değil sülaleye geç katılışımla, kuzenler vs ile akran olma durumum yoktu. Yazık ki mahalle arkadaşı familyasında da pek akranım bulunmuyordu.

Hal böyleyken genelde yalnız oynayan bir çocuk durumundaydım. Kitap okuyan, yazı yazan, resim çizen bir çocuktum. Oyuncak bebeklerimle oynardım, hatta onlara elbiseler dikerdim. Çamurdan yaptığım pastalarla pastanecilik oynardım. Yani ince motor becerilerimi geliştirme fırsatım olmuştu. Fakat kaba motor becerilerim oldukça zayıftı. İp atlamak, gelen topu karşılamak gibi basit şeyleri bile yapamazdım. Çünkü ortamlarım olmamıştı. Edinmemiştim bir kere o beceriyi.

İzlerken daima keyif aldığım spor noktasında aktif olmakta bir sıfır yenik başladım hayata. Böyle gitmeyebilirdi… Maalesef böyle gitti.

Piknikte, plajda vs top oynamaya başlayan gruptan hep uzak kaldım. Zira hala bu konuda beceriksizim. Aslında bunun iki nedeni var. Birincisi zaten bu alanda pek eğilimli değildim. İkincisi geriye dönüp baktığımda travmatik bulduğum bazı okul yaşantılarımdan kaynaklı.

Beden eğitimi dersleri ile hiçbir zaman pek barışık olmadım. Aslında beden eğitimi birçok çocuk için çok zevkli bir derstir. Üstelik kazandırabileceği beceriler de çok önemlidir. Hep şu sözle büyümedik mi “sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.”

Beden eğitimi dersleri çocuğun sosyallik kazanmasında çok önemlidir. Ayrıca çocukluk yaşlarında fazla enerjik olduğumuz için hareket ihtiyacımızı da giderir. Biriken enerjinin boşalımını sağlar. Kas gelişimine katkısı yadsınamaz vs, vs… fakat bizim zamanımızda beden eğitimi dersi, maalesef bahçeye salınan öğrencileri temsil ederdi. -Burada dersi hakkıyla icra eden öğretmenleri tenzih ediyorum –

Kendini geliştirme fırsatı bulan çocuklar gerçekten yetenekli olanlardı. Okulun futbol, basketbol, voleybol takımlarında yer alanlar gibi… Ve takımda yer alan, yetenekli çocuklar gibi, teknik bir hareketi mükemmel yapmamız beklenirdi. Bu teknik hareketler birkaç kez bizlere gösterilirdi, sonra serbest kalırdık. Şunu eklemeden edemeyeceğim. Çoğunlukla hocamız, sınıfa gelip bize çarpım tablosunu sorar, bilenleri bahçeye çıkarır, bilemeyenleri sınıfta bırakırdı. Beden eğitimi dersini tam manası ile işleyebilmenin koşulu matematik dersi becerilerinden geçiyordu. Kel alaka!

Ortaokuldaki, beden eğitimi öğretmenim, basketboldaki bazı teknik becerileri göstermişti bize. Ve bazı kuralları. Derslerde kızları ve erkekleri ayrı ayrı gruplara ayırırdı, erkekler genelde futbol oynamayı seçer, basketbol becerisi olanlar da bir takım oluşturup kendi aralarında oynarlardı. Biz kızlar ise rastgele iki gruba ayrılır basketbol maçı yapardık. Tabii yeteneği olan çocukların paslaştığı ben ve benim gibilerin yalnızca sahada boş boş koştuğu maçlardı bunlar. Benim gibiler için herhangi bir aktivite yoktu. Bana çizilen yola göre hareket etmek durumundaydım.

Sahada paslaşanlar arasında koşmaktan ibaret olsa da halim, zamanla basketbolu sevmiştim de. Maç yapmamak şartıyla gönüllü olarak çok da oynamışlığım
oldu. Topu sürerek yürüyüp, potaya çeşitli açılardan atmak kadarcıktı yaptıklarım. Bu da bir şeydi. İyiye de gidebilirdim.

İyiye gidemememde de zaten eğilimli olmadığım derse bakış açımı kökten ters yüz eden öğretmenlerim oldu çünkü.

Soğuk bir sonbahar günü, bahçede hizaya girmiş öğretmenimizi bekliyorduk. Asker gibi, sağdan saydık. Tam tekmildik! Sonra öğretmenimiz bize “üşüyen var mı?” diye sordu. Ardından ekledi “Kim üşüyor?” daima çok üşüyen biriyimdir. Dürüstçe el kaldırdım. “Ben.”

Yanına çağırdı ve hala niçin olduğuna anlam veremediğim o sadist davranışı gerçekleştirdi. Kafamı iki elinin arasına alıp, avuçlarını kulaklarıma yerleştirdi. Ve şiddetli bir şekilde ovalamaya başladı. Öyle güçlü bastırıyordu ki, sanki bir hıncı vardı!

Sonra tekrar aynı sadist ifadeyi takındı. Canımı acıtmaktan zevk aldığı mesajını veren bir gülmeyle sordu: “Isındın mı?

Böylesi anlamsız bir davranışı sorgulayamadım bile. Zira o yıllarda, öğretmenler bir davranış yaparsa yapardı. Nedeni niçini olmaz. Şimdi, bu davranışını anımsamıyordur bile. Onun için bir önemi olduğunu da zannetmem. Fakat ben çocukluğumdan bu yana spor yapmıyorum…

Bunun gibi enteresan birkaç ortaokul anım vardır. Fakat sadece bir tanesini daha paylaşmak istiyorum.

Yine bir beden eğitimi dersinde, bu defa farklı bir hocamızlaydık. Kendisi benden, sekiz adımda kendi etrafımda dönmemi istedi. Durduk yere değil tabii ki, bize öğretmeye çalıştığı bir koreografinin minicik bir parçasıydı. O an için algılayamamış olacağım ki, sekize kadar sayarak ama toplamda iki kez kendi çevremde dönerek davranışı gerçekleştiriyordum. İkinci hatamdan sonra tansiyon yükselmeye başlamıştı. Çatık kaşlar, öfkeli bir ses tonu ile öğretmenim beni sekiz adımda tam tur döndürmeye çabalıyordu. Ne mühim!

O bana kızdıkça ben daha çok panikliyordum, panikledikçe davranışı yapmam imkânsız hale geliyordu. Beni orada sakince yerime yollasa, sonrasında sakince bana bunu anlatmayı denese yapabilirdim. Fakat o, meşhur hakareti “kuş beyinli!” nidaları ile ısrarla defalarca beni o davranışa zorluyordu.

Beklenen sonuç, yapamamıştım. Çok normal. Fakat bunu sonradan bana kimse anlatmadan sakince başka birini izleyerek kavrayabilmem de normal olandı.

Ortaokuldaki beden eğitimi dersine dair tüm gözlerim ve olumsuz yaşantılarım sonunda, liseye geldiğimde dönemsel olarak yaşadığım eklem romatizmasını bahane ederek, “beden eğitimi derslerinden muaf tutulmalıdır” şeklinde doktor raporumu almış, kendimce rahat etmiştim. Beni o yaşta bu düzenbazlıkları düşünecek noktaya getiren öğretmenlerime şükranlarımı borçluyum!

Tüm bunları analiz edecek olursak şu anki eğitim sistemimizde belki de en doğru şey öğrencinin sorgulayabilme melekesini ön plana çıkarmak. Belki zaman zaman bunun dozu kaçıyor. Fakat öğretmenin nerde durması gerektiği, öğrencinin nerde başlaması gerektiği, birçok faktörle iç içe. Benim yaşadığım olayda, bir öğretmen sırf kendi egosunu tatmin etmek için, küçük yaşta bir çocuğu topluluk karşısında küçük düşürüyordu. Bu bir insanın, aktifçe sosyal hayata iştirakine, bir yerde fikrini özgürce savunmasına, hatta topluluk karşısında konuşmasına mani olabilirdi. Günümüzde sosyal hayatta yerini bulamayan kendi kişiliğini ortaya koyamayan tüm insanlar, bu gibi öğretmenlerin eseridir. Neyse ki, ben kısa zamanda kendini toparlayanlardan ve bu konudan az hasarla sıyrılanlardan oldum.

İkinci olayda, bir insanın panik anında istenilen davranışı gerçekleştirmesinin çoğunlukla imkânsız olduğu gerçeğini görüyoruz. Ben bu gerçeği bizzat yaşamış biri olarak, öğrencilerime, yanlış cevaplar verdiklerinde doğruyu bulmaları noktasında baskı yapmıyorum. Birkaç ipucuna rağmen hala doğru cevabı verememişse onu zorlamıyorum, sesimi yükseltip, mimiklerime aşağılama ifadesi yerleştirmiyorum. Genellikle cevaplamak isteyen bir öğrencinin doğru cevabı vermesiyle, yapamayan öğrencinin bu şekilde dönüt almasını sağlamaya çalışıyorum.

Eğer bir çocuk istenilen davranışı gerçekleştirememişse, bunun birkaç nedeni vardır. Çok heyecanlanmış olabilir, ön bilgileri yetersiz olabilir, davranışı gerçekleştirmeye yarayan zihinsel veya fiziksel olgunlaşması yetersiz ya da duyu organlarında bir problem olabilir, kansızlık vb, algıyı güçleştiren sağlık sorunları olabilir.

Peki, böyle bir anda, o çocuğa ısrarcı olmak neye neden olur? Öğretmek istenilen davranışın öğretilemediği gibi, üstüne heyecanı kontrol etmede yetersiz kalmaya bağlı olarak bir davranışı gerçekleştirirken normalin üzerinde heyecanlanmayla sonuçlanabilir. Zira ben hayatımdaki önemli sınavlara ikişer üçer defa girmekle meşhurumdur. Çünkü normalin üzerinde bir kaygı yaşama durumum söz konusu idi.

Bizler basit davranışlarda bile hata etmenin bedelini ödedik. Oysa hata etmek bedel ödetmemeli, bir şeyler öğrenmemize yaramalıydı. Birinci sınıfta ritmik sayma yaptıran öğretmenimin, üçerli beşerli saymayı başaramayan arkadaşımı tahtaya çıkarıp; tahtada yazılı her sayıya kafasını çarparak ona saymayı öğretmeye çalışmasına şahit oldum ben. Hata yapmak nasıl korkutucu olmasın bizler için. Halbuki hatalar, karmaşık olan işleri gitgide sadeleştirir. Çünkü her bir hata o karmaşık sistemden elenir gider.

Yazıma, Ekim 2009’da yaşanan bir olayı anımsatarak son veriyorum. Bakınız aynen bahsettiğimiz olay. Ve çok daha vahim sonucuyla… Anlayana…

“Matematik dersinde 2’şer 2’şer saymak için parmak kaldırıp tahtaya kalkan 7 yaşındaki, Fatih İlköğretim Okulu öğrencisi Betül Erdem, heyecandan kalp krizi geçirdi. Arkadaşlarının gözü önünde yere yığılan Erdem hastaneye götürülürken yolda hayatını kaybetti.”

NOT: Habere göre öğrenci, gönüllü olarak tahtaya kalkmış. Buna rağmen bu gibi bir olay yaşanıyorsa, aksini siz düşünün.

tahtaya-kalkan-minik-betul-heyecandan-kalbine-1782256_o

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)


Yorum yaz:


+ 5 = yedi